“Yazmasam Olmazdı”

24/12/2009 yapan gulusturkmen

Sağolun varolun! Yazılarıma devam etmemi istiyorsunuz. Ben de isterdim ama inanın çok vaktimi alır, başka bir şey yapamam diye çekiniyorum.

Öte yandan hatırlatmak isterim ki bir blogum daha var, daha seyrek de olsa daha içerikli yazılar eklemeye çalışıyorum oraya: “Yazmasam Olmazdı“.

Sizleri o sayfaya beklerim. Vakit bulacak gibi olursam (veya kendime yapacak daha iyi bir şey bulamazsam!) buraya da yazmaya devam ederim…

Sevgiler

Final yazısı: İki çocuk anneliğinden ilk izlenimler

13/11/2009 yapan gulusturkmen

Ben, tek çocuktum. Tek çocuk olmak şöyle dursun, Fransızca bilmediğim yıllarda Belçika’da –hele bir de annem akşam yemeğe çıkıyorsa- gün boyu yalnız yaşardım. Zamanı kendi kendimi oyalayarak, kendime yeterek geçirmeyi öğrendim. Bu yüzdendir ki iki çocukluluk bana yabancı, sıra dışı, egzotik gelen bir durum. Ve ben, egzotik durumlara bayılıyorum!

Aslı doğalı on gün oldu. O zamandan beri kalabalık, neşesi bol, huzurundan bir şey kaybetmemiş bir ailenin içindeyim. Aslı kucağımda, Barış da yanıbaşımda oturduğu zaman kendimi dünyanın en mutlu ve şanslı insanı gibi hissediyorum!

Dil sürçmelerim devam ediyor. “Oğlumu emzireli üç saat oldu, uyandırmam gerekir mi yoksa bekleyelim mi?” diye sormuşum hastanede. Kafası karışmış hemşirenin, “hangi odadaydınız?” diye sordu, “solda pembe kurdeleli ilk oda” dedim. “Kızınızdan bahsediyor olmalısınız” diye şaşkın şaşkın düzeltti beni. Bugün yine “benim güzel adamım” diye sevdim Aslı’yı. Neyse ki hep böyle olmuyor! :)

Aslı pek ağlamıyor, derdini gak guk yaparak anlatıyor. Emiyor, gaz çıkarıyor, arada bir hıçkırığı tutunca işi uzatıyor, sonra uyuyor… Geceleri iki kez kaldırıyor, ben de ortalama beş saat uyuyorum. Tabii yetmiyor ama bebeğin sakin olması harika bir şey, öyleyken sinirler gerilmiyor! İlk on günden sonra gazın artması bekleniyordu, öyle olacağını da dünden hissettirdi bize: İlk kez üç saat gazını çıkaramadık, o da bağırdı çağırdı. Bu akşamüzeri yine uzunca uyanık kaldı ama geceyi rahat geçirecek gibiyiz.

On gün yaşanan bu huzur bile bize harika bir başlangıç yapma şansı verdi. Aslı’nın, korktuğum gibi Barış’la ilgilenme saatlerimi sabote etmediğini görünce büyük bir sevinç yaşadım. Her sabah yedide kalkıp Barış’a kahvaltısını yedirmeye, her akşamüzeri az da olsa onunla oynamaya, ve her gece hikâyesini okuyup onu yatırmaya devam ettim. İlk gece bir yandan bebeği emzirip bir yandan da Barış’ın yatağında oturarak ona hikâyesini okumam, Barış’ı çok eğlendirdi. Nazar değmesin, kardeşiyle arası gayet iyi. Aslı, anlaşılan beklediği gibi çıktı: Sürekli uyuması, gaz çıkarması onun hayallerini yıkmadı. Herhalde Barış’a ne beklemesi gerektiğini yeterince iyi anlatmışım…

Bir söylem var, her yetişkin ağzından mutlaka çıkar: “İkinci çocuk daha kolay büyüyor”…
Tamamen yanlış değil, ama galiba tamamen doğru da değil!
Annenin mevcut pratik deneyimi, elbette ikinci için işleri kolaylaştırıyor. Öte yandan, oğlum Barış’ın bebekliğini bilen herkes onu “çok makul bir erkek çocuğu” olarak tanımlar. Oysa Aslı’yla gün geçirdikçe Barış’la yaşadığım bazı deneyimlerin “kriz sınırında” olduğunu düşünür oldum. Kız-erkek farkına mı yormalı? Olabilir. Ama dört yıl önce Barış’la yaşamış olduğum en zor günler bile o zamanlarda bana ”makul” gelirdi! Başka bebek tanımadığımdan, “daha çok küçük o, onu zorlayan benim” diye düşünürdüm. Alternatifleri bilseydim belki daha tahammülsüz olurdum! Neticede ilk çocuk başka, ikinki çocuk başka sebeplerden bir şekilde hoşgörüden mahrum edilmemiş oluyor… 

“İkinci çocuğu beklerken biz anneleri nelerin beklediği”ne dair bir günlük tutmaya karar vererek yazmaya başladığım bu blog da böylece amacına ulaştı. Sizlere veda ederken, bana yorumlar yazan, moral desteği veren, arkadaşlık yapan herkese özellikle teşekkür etmek istiyorum. Eğer ileride bu anılarımı hoş bir şekilde kitaplaştırabilirsem size haber vereceğim. Hepinize huzur, sağlık, mutluluk, çocuk (!) dolu günler diliyorum!

Ve doğum!

07/11/2009 yapan gulusturkmen

Aslı!
Pazartesi 2 kasım, rutin doktor randevusu.  Doktora tam bir saattir kasılmasız, devamlı, ama belirgin bir ağrı çekmekte olduğumu söylüyorum. Doktor iki kez üst üste NST’ye bağlıyor beni. Rahim ağzında hafif bir yumuşama varmış ama önemsizmiş. “Gece sancı artarsa arayın” diyor. Aynı akşam oğlumun okul toplantısına gidiyorum, yaya olarak. Hava nasıl da soğumuş! Düşünüyorum da, artık manikür, pedikür gibi işleri bekletmemem gerekiyor. Ne hikmetse gidip bir de fön çektiriyorum kuaförde.

Gece hafif bir kasılmayla uyanıyorum. Saat altı olmuştur diye kalkıyorum, meğer daha üçmüş. Uykuya dalamıyorum, sıcak bir duş almaya karar veriyorum. Duşun ardından bir kasılma daha. Eşimi uyandırıyorum, doktora telefon etmeye gerek var mı emin bile değilim. Utana sıkıla arayıp anlatıyorum durumu, “kusura bakmayın rahatsız ettim” diye. Doktor, acile gitmemi ve kontrol ettirmemi istiyor. Barış’ı yalnız bırakamayacağımızdan baba evde kalıyor, ben tek başıma biniyorum taksiye.

Beni hemşirelere götüren temizlik görevlisiyle asansörde kısa bir konuşma yapıyoruz: “İşiniz zor” diyorum ona, “bu domuz gribi yüzünden en çok siz risk altındasınız”. “Sormayın” diyor adam, “sabahtan beri kaç vaka geldi buraya, şimdiden kapıp kapmadığımı merak ediyorum”!

Bebek bakmanın en zor kısmı -benim için- gece uykusuz kalmak olduğundan, “bari kız bugün doğsa da bu gece uykusuz kaldığıma değse” diye düşünüyorum.
NST’de 5 dakikada bir kasılmam olduğu ortaya çıkıyor. Yatışım yapılıyor, ama sancı artmadığı sürece beklemedeyim. Annemi eve çağırıyoruz, sabah Barış’ı okula hazırlasın diye. Kocam hastaneye geliyor, refakatçi yatağına kıvrılıp uyuyor. Ben de dinlenmeye çalışıyorum.

Sabah doktor geliyor. “Kasılmalar başlamış ama henüz latent dediğimiz pasif sancılanma evresindesiniz”, diyor, “yani açılma yok, bebek doğum kanalına yerleşmemiş. Öte yandan, hala dönmediği için ben sezaryen planlıyorum. Bebek 39. haftasında. İsterseniz, sizi yormamak adına eve gönderip bir-iki gün daha beklemek yerine bugün alabiliriz bebeği”.
Hiç itiraz etmiyorum. Benim tek itirazım sezaryene idi, ama kız ters geliyor, doktor da başka müdahale yapmıyor. Ne yaparsınız?

Sezaryen: Tarlada doğursam daha mı iyiymiş?

Kahvaltımı yapmış olduğumdan en erken akşamüzeri ameliyat edilebileceğim söyleniyor bana. Ama birkaç dakika sonra bir hemşire geliyor ve telaşla şöyle diyor: “Şu anda ameliyathane boş. Eğer isterseniz sizi hemen alabiliriz, hadi acele edelim!”
Doğumun o gün olacağı ve o akşamüzeri olacağı fikirlerini sindirmeye çalışırken birden “haydi hop, şimdi!” moduna geçmek beni farkında olmadan germiş olmalı. Gerçi memnunum halimden ama, biraz fazla hızlı gidiyoruz…

Önce doğumhanenin yanındaki odaya alınıyorum, ortam hala olabildiğince “şirin”.
Elime kateter takıyorlar. İğneye olan hassasiyetim yüzünden canım yanınca tansiyonum düşüyor ve koca göbekli bedenimi yan yatırmak zorunda kalıyorlar (zor iş, karın kaslarım çalışmadığı için lambır-lumbur hareket ediliyor, öte yandan hızlı olmaya çalışıyoruz…) Sırtıma epidüral için kateter takılması lazım, anestezist “yatay pozisyonda da yapabilirim ama dik durmanız benim için daha iyiydi” diyor. Bir şey ters gitmesin diye ne yapıp edip dikiliyorum. Kateter takılınca koca göbekli bedenimi bir başka yatağa aktarıyoruz ve şirin bebek katını terk edip asansörle ameliyat katına iniyoruz.

Burası birkaç derece daha soğuk. Üzerimde klasik ameliyat önlüğü: Neresinden nereye bağlı olduğu belli değil, yani aslında her bir tarafım açıkta! Üşümeye başlıyorum. Tekrar oturtuluyorum, sırtıma soğuk bir antiseptik sürülüyor, hortum takılıyor ve koca bantlarla sırtımdan boynumun önüne getirilip sabitleniyor. Ameliyat önlüğü şimdi boynuma dolanmış durumda. Sol parmağımda ayrı, sağ kolumda ayrı bir cihaz. Doktorların “şimdi şöyle durun”, “şimdi böyle yapın” komutlarını takip etmekte zorlanıyorum. Tansiyon ölçer kolumu sıkıp sıkıp bırakıyor. Derken sırtımdaki hortumdan soğuk bir likit akıtılıyor ve anestezist soruyor: “Bacağınızda bir karıncalanma başladı mı?” Başlamadı. Beş dakika bekliyoruz, bir daha ilaç veriliyor. “Ya şimdi?” Başlamadı! İşlem beş kez tekrarlanıyor, bacağımda hala karınca marınca yok! “Kateteri yanlış yerleştirmiş olabilirim” diyor anestezist, “ya da işe yaramıyor”. İlk doğumda ne güzel yaramıştı oysa, tüh! Şimdi ne olacak? Başka bir iğne mi yiyeceğim?
Gitgide daha çok üşümekteyim. Sonunda epidüral yerine “spinal” yapmaya karar veriyor anestezist. Caaaaart! Sırtımdaki bantlar çıkarılıyor, bir şeyler yapılıyor ve yeniden bantlanıyorum. Umurumda değil, yeter ki anestezi işe yarasın!

Yatağım, tekerlekler üzerinde koridorlar kat edip garip bir yere getiriliyor: Geniş bir pencereden geçirilerek, bir bölümden başka bir bölüme aktarılıyorum. Yeni insanlar karşılıyor beni, hepsi güler yüzlü. Burada hava daha da soğuk! Artık resmen takırdıyorum. Üzerime sıcak bir kumaş örtüyorlar ama kısa süre içinde soğuyor. Oturtuluyorum yine. Donuyorum! Derken sırtımdan popoma, oradan bacaklarıma harika bir sıcaklık duygusu yayılıyor. Keşke bu sıcaklık yukarıya da çıksa! Meğer bu, kateterin etkisiymiş. Şimdi hızlı ve net bir uyuşma gerçekleşiyor. Yatırılıyorum, uyuşmamış göğsüm ve kollarım soğuktan tir tir titremekte, bedenimin aşağısı ise yok gibi! Takırdayan kollarımı iki yana yatırıp “kol tutucu”lara yerleştiriyorlar, bir de güzel bantlıyorlar ki, delirip kaçmaya falan çalışmayayım diye! Bu son derece sevimli ortamdan hoşlanmadığımı anlayan doktorla anestezist, bana gülümsüyorlar: “Haydi sıkın dişinizi, birazdan çocuğunuz doğacak!”

Anestezist benimle iki çift laf ediyor: Kız mı erkek mi? Adı ne olacak?
Demeye kalmıyor, doktorum “Aslı çok güzel bir bebekmiş Gülüş hanım, işte geldi!” diyor.
Nasıl! Ne zaman!
Gösteriyor: Karşımda küçücük, şipşirin bir bebek. Barış’ın kız versiyonu! Bacaklar iki yanda (anne karnında ters duran bebeklerin böyle bacakları açık olurmuş). Hemen yıkamaya alıyorlar. Göbeğini kesmelerini seyrediyorum. Gözlerim yaşardı! Barış’ı doğurmak için cengâver gibi ıkınmaktan öyle farklı ki bu! Barış’ı kollarıma alıp “tamam bebeğim, bitti” diye onu telkin etmiştim doğar doğmaz, kendimi güçlü ve duruma hâkim hissediyordum o zaman. Şimdiyse bir film seyrediyor gibiyim, olan biteni vücudum hissetmemiş!
Ağlıyor. İnce, küçük, güzel bir sesi var Aslı’nın. Barış’ın sesini de hatırlıyorum (kaydetmiştik), bu daha farklı, daha feminen! Çocuk doktoruyla hemşireyi duyuyorum, “güzel bir bebek” diye konuşuyorlar.
Aslı yukarıya, şirin ortama, babasıyla anneannesinin yanına gönderiliyor.

“Şimdi sizin dikişinizi yapacağım ve bitecek” diyor doktor.
Bu sözü duymak kâbus gibi: Sizi dikeceğim! Sizi az önce süper teknolojik araçlarla kesmiştim, kat kat derinizi yüzmüştüm, şimdi de elimdeki iğne ve iplikleri karnınıza batırıp batırıp çıkaracağım, ama hissetmeyeceksiniz! Derken ortalığı bir yanık kokusu sarıyor, “bu ne?” diye soruyorum, “iki damarınızı yaktım, kanama dursun diye”. Kısa süre içinde midem bulanıyor. Oksijen veriyorlar, “şu anda pozisyonunuzu değiştiremem sabredin” diyorlar ve ben daha fena oluyorum. Nefes alamıyorum, kusmam lazım, nefes almam lazım, başımı yana çevirmeye çalışıyorum. Bana maske tutuyorlar ama kusmak üzereyim, ne yapacağımı şaşırdım, başımı kaldırmaya çalışıyorum. “Panik atak geçiriyor” diyor doktor!

Uykudan uyanıyorum. Bana “Dormicum” vermişler ve yirmi dakika kadar uyumuşum. Hala ameliyathanedeyiz. Mis gibi hissediyorum!

Normal doğumu izleyen saatlerde bacaklarımın titremesi dışında bir “zorluk” yaşadığımı hatırlamam. Ama sezaryende, belden aşağınızı hissetmeseniz de kesiğin ağrısı hemen ortaya çıkabiliyor. Günler ağrı kesicilerin yardımıyla geçiyor! Ayağa ilk kalkışım en zoruydu, sanki karnıma yüzlerce iğne batırıldı. Bebeğe gelince, yine sezaryenin bir yan etkisi olarak çok iyi emmeye başlayan kızım ikinci günde emme zorluğu çekti ve kan şekeri düştü, mecburen iki gece birer doz mama aldı. Üçüncü gece evde geçti, inadıma mama vermedim ve çok şükür bebek gayet güzel emiyor…

Ve iyi haberler!

İkinci kez anne olmak tarif edilmez bir keyif! Muhtemelen “cool” bir “ilk anne” idim ama ikinci annelikte bütün gelişmelere hâkimsin, her şeyi ikinci kez yapıyorsun ama bu kez işin keyfini sürüyorsun, tuzaklara düşmüyorsun ve her şey daha kolay, daha hızlı olup bitiveriyor. Emzirme ve bez değiştirme sırasında nasıl az yorulunur; Bebek ne kadar emzirilmelidir; Memeye yapışan bebek canını acıtmadan nasıl oradan alınır; Gaz nasıl kolay yoldan çıkartılır… Haa, gaz demişken: Barış kolikli bir bebekti. Bunun anlamı, olabilecek en zor bebek problemi, piyangoda bize çıkmıştı. Aslı henüz öyle bir işaret göstermedi ve ben de makul sayıda uyandırıldığım bir “ilk gece” geçirdim!

Barış abiye gelince… Meğer nasıl bir sevgiyle, nasıl bir heyecanla bekliyormuş onu! Okuldan koşar adımlarla çıkmış. Hastane odasına girdiğinde önce tuvalete sokulup eli yıkatıldı, o sırada sesini duydum: “Dezenfektan nerde? Sürün elime!” (son günlerde moda olan domuz gribi önlemi) Geldi, önce gözleriyle bebeği aradı, buldu, eğildi baktı. Annemler eline “bebeğin getirdiği” hediyeleri tutuşturdular. İlgisi bir süre dağıldı, bir ara bana, yatağıma ve serumuma baktı, pek anlam veremedi, bebeğe döndü. O ilk gün fazla kalmadı, annemler onu eve geri götürdüler. Evde onu hediyelerin büyüğü bekliyordu: Uzun zamandır kardeşine sipariş vermiş olduğu “içine girilebilen kırmızı araba”. Bütün gün kendinden geçmiş vaziyette onunla oynamış. Akşam yemekte “hoşuma gitti” diye bir laf çıkmış ağzından. “Ne o? Araba mı?” diye sormuşlar. “Hayır, bebek” demiş.

İki gündür evdeyiz. Bana sürekli “anne ben çok sevindim bebek doğdu diye” diye ilan ediyor. İşin en zor kısmı, çok heyecanlı ve hareketli olan oğluma “aman, öyle değil de böyle sev” deyip durmak. Bebeği biraz hırpalamasına izin veriyorum doğrusu! Kıskançlık duygusu uyandırmaktan iyidir. Anneanneler, babaanneler ve hatta baba bile ister istemez bu yönde cümleler kurabiliyor: “Bebeği rahatsız etme”, “Öyle yapma bak kızarım”. Bense bebeği abisinin kucağına veriyor, bazı ilk kazalara da göz yumuyorum (başını döndürmek için onu boğazlamaya yeltenmesi gibi!)

Dipnot
Epidüralli normal doğum mu, epidüralli sezaryen mi?
Eğer anne adayları neyden bahsettiklerini bilselerdi, muhtemelen sezaryene bu kadar rağbet olmazdı.